3981
ARKADAŞLARINIZLA PAYLAŞIN!

NUTUK 44. BÖLÜM

İKİNCİ İNÖNÜ ZAFERİ VE İSMET PAŞA’NIN METRİS TEPE’DE GÖRDÜĞÜ DURUM

Bundan sonra sıra bize geliyordu. İsmet Paşa 31 Mart günü karşı saldırıya geçti ve düşmanı yenerek 31 Martı 1 Nisana bağlayan gece, geri çekilmek zorunda bıraktı. Böylece devrim tarihimizin bir sayfası, İkinci İnönü utkusuyla yazıldı.

Baylar, düşman çekilirken Batı Cephesi Komutanı ile l Nisan günü yaptığımız yazışmalar o günün duygulanımlarını saptayan belgelerdir. Bunları yeniden canlandırmak için, izin verirseniz, o günkü yazışmalarla ilgili kimi telleri, olduğu gibi okuyacağım:

Metristepe’den, 1.4.1921

Saat 6.30 sonrada Metristepe’den gördüğüm durum: Gündüzbey kuzeyinde sabahtan beri direnen ve artçı olduğu sanılan bir düşman birliği sağ kanat grubunun saldırısı üzerine, dağınık olarak çekiliyor. Yakından kovalanıyor. Hamidiye yönünde karşılaşma ve çatışma yok. Bozüyük yanıyor. Düşman binlerce ölüleriyle doldurduğu savaş alanını silahlarımıza bırakmıştır.

Batı Cephesi Komutanı İsmet

Ankara, 1.4.1921

İnönü Savaş Alanında Metristepe’de Batı Cephesi Komutanı ve Genelkurmay Başkanı İsmet Paşaya;

Bütün dünya tarihinde, sizin İnönü Meydan Savaşlarında yüklendiğiniz görev kadar ağır bir görev yüklenmiş komutanlar pek azdır. Ulusumuzun bağımsızlığı ve varlığı, çok üstün yönetiminiz altında şerefle görevlerini yapan komuta ve silah arkadaşlarınızın duyarlığına ve yurtseverliğine büyük güvenle dayanıyordu. Siz orada yalnız düşmanı değil, ulusun ters alınyazısını da yendiniz. Düşman çizmesi altındaki kara yazılı topraklarımızla birlikte bütün yurt bugün, en kıyıda köşede kalmış yerlerine dek utkunuzu kutluyor. Düşmanın yurdumuzda yayılma tutkusu, dayancınızın ve yurtseverliğinizin yalçın kayalarına başını çarparak paramparça oldu.

Adınızı tarihin övünç yazıtları arasına geçiren ve bütün ulusta size karşı sonsuz bir gönül borcu duygusu uyandıran büyük savaşınızı ve utkunuzu kutlarken, üstünde durduğunuz tepenin, size binlerce düşman ölüleriyle dolu bir şeref alanı gösterdiği kadar, ulusumuz ve kendiniz için yükseliş parıltılarıyla dolu bir geleceğin çevrenini de gösterdiğini söylemek isterim.

Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal

Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine;

Kıyım ve zorbalık (zulüm ve istibdat) dünyasının en kıyasıya saldırılarına karşı yalnız ve şaşkın kalan ulusumuzun maddi ve manevi bütün yetenek ve güçlerini ruhundaki ateşle toplayan ve harekete geçiren Büyük Millet Meclisi’nin Başkanı Mustafa Kemal Paşa!

Yiğit erlerimiz ve subaylarımız adına, erlerimizle avcı hatlarında omuz omuza vuruşan tümen ve kolordu komutanları adına övgü ve kutlamalarınıza büyük bir övünçle teşekkür ederim.

Batı Cephesi Komutanı İsmet

GÜNEY CEPHESİ’NDEKİ HAREKAT

Saygıdeğer baylar, İnönü Savaş alanını ikinci kez yenilerek bırakan ve Bursa doğrultusunda eski dayangalarına çekilen düşmanın kovalanmasında piyade ve süvari tümenlerimizin gösterdikleri anılmaya değer yiğitlikleri anlatmayacağım. Yalnız, askerlik bakımından genel durumun açıklanmasını tamamlamak için, izin verirseniz, Güney Cephemiz bölgesinde yapılan savaşları özetleyeyim.

Güney Cephesi Komutanı Refet Paşa’nın buyruğu altında bulunan üç piyade tümeni, Dumlupınar’da hazırlanmış bir dayangada bulunuyordu. Bundan başka, bir süvari tümeni ve bir de süvari tugayı vardı; bu dayanganın sol kanadında bulunuyordu. Güney Cephesi Komutanının aldığı görev bu dayangada düşmanı durdurtmaktı. Uşak doğusundaki dayangalarından ilerleyen üç piyade tümeni ve bir kısık süvari Dumlupınar dayangalarına saldırdılar. 26 Martta birliklerimiz, dayangalarını bırakmak zorunda kaldı. Güney Cephesi Komutanı, bundan sonra kuvvetlerini elverişli bir yerde durdurmayı ve yeniden düzenlemeyi başaramadı; kuvvetleri ikiye bölündü. Sekizinci ve Yirmi Üçüncü Piyade Tümenleriyle İkinci Süvari Tümeninden meydana gelen kısmı, kendi buyruğu altında, Altıntaş’a doğru çekildi. Elli Yedinci Piyade Tümeniyle Dördüncü Süvari Tugayından meydana gelen öteki kısım ise Fahrettin Paşa’nın buyruğu altında idi. Düşman, bütün gücüyle Fahrettin Paşa kuvvetlerine yönelerek doğuya yürüdü. Refet Paşa kuvvetlerine karşı da Dumlupınar’da yalnız bir piyade alayı bıraktı. Refet Paşa, sonradan Yirmi Üçüncü Tümeni Altıntaş üzerinden güneye, Fahrettin Paşa’nın buyruğu altına, geri verdi. Altıntaş yönünde düşmanın hiçbir eylemi olmadığı anlaşılınca Refet Paşa, yanında bulunan kuvvetlerle kuzeye getirtildi.

Doğu yönünde ilerleyen düşmana karşı, Fahrettin Paşa kuvvetleri, çeşitli yerlerde çarpışa çarpışa Afyon’un doğusuna çekildi. Düşman, Afyonkarahisar’ı işgal ettikten sonra, Çay-Bolvadin hattına değin ilerledi ve orada durdu. Bu düşman karşısında Fahrettin Paşa, Elli Yedinci ve Yirmi Üçüncü Tümenlerle birlikte, güneyden Adana bölgesinden gelen Kırk Birinci Tümeni de alarak, karşı bir hat meydana getirdi.

YUNAN ORDUSU’NUN GENEL TAARRUZ PLANINDA PEK GÖZE ÇARPAN BİR YANILMA

Baylar, strateji ile ilgili birçok şeyler söylemekten kaçınmak istiyorsam da Yunan ordusunun bu kez uyguladığı genel saldırı planında çok göze batan bir yanılgıyı göstermek isterim. Yunan ordusu Uşak grubunun, Dumlupınar’dan sonra, Eskişehir genel doğrultusunda yürümesi gerekirdi. Afyon üzerinden Konya genel doğrultusuna yönelmesi, asıl kesin sonuç alanından kuvvetlerini uzaklaştırarak, onları iş göremez ve tehlikeli bir durumda bırakmıştır. İnönü’de başarı bizde kaldıktan sonra, bu kuvvetlerin kendilerini tehlikeden kurtarmak için bir an önce ve ivedilikle geri çekilmeyi sağlamaktan başka bir şey düşünemeyecekleri kuşku götürmezdi. İnönü’de utku kazanan kuvvetlerimizin Eskişehir, Altıntaş üzerinden Dumlupınar’a yönelerek, bu yolun önemli bir kısmında demiryolundan büyük ölçüde yararlanabileceğine göre Afyonkarahisar’ın doğusunda bulunan Yunan grubunun geri çekilme yolunu kesmesi ve böylece o grubu büyük bir yıkıma uğratması pek güçlü bir olasılık içinde idi. Nitekim, bu görüşü uygulamakta hiç gecikilmemiştir. İlk serbest kalan tümenler hemen Güney Cephesi Komutanı Refet Paşa’nın buyruğuna verilerek gönderilmiştir.

Yunan ordusunun Uşak grubu, İnönü Meydan Savaşının sonucunda hemen çekilmeye başladı. Refet Paşa 7 Nisan 1921 gününde karargâhıyla Çöğürler’de idi. Dördüncü ve On Birinci Tümenler Altıntaş bölgesinde, Beşinci Kafkas Tümeni ve kuvvetli bir alay niteliğinde bulunan Meclis Muhafız Taburu Çöğürler güneyinde, Birinci ve İkinci Süvari tümenleri Kütahya bölgesinde bulunuyorlardı. Fahrettin Paşa, Çay ve Afyon’dan çekilen düşmanı kovalayıp zorlarken Refet Paşa da, düşmanın Aslıhanlar yöresinde bulunan bir alayına, bu saydığımız kuvvetlerle, yani üç piyade tümeni ve bir taburla saldırdı. Bir yandan da, kuzeyden daha iki tümen, Yirmi Dördüncü ve Sekizinci tümenler güneye doğru gönderildi. Aslıhanlar’daki Yunan alayı Refet Paşa’nın saldırısını durdurdu, çok zaman kazandı; bu süre içinde geriden gelen birliklerle iki tümen oluncaya dek güçlendirildi. Bu kuvvetler Afyon’dan çekilen kuvvetlerin kendilerine katılmasını sağladı.

12 Nisan 1921 günü Refet Paşa’nın buyruğu altında kuzeyden güneye ve doğudan batıya saldıran kuvvetlerin toplamı şuydu:

Kuzeyden gelen 4, 5, 11, 8 ve 24’üncü; doğudan ilerleyen 57, 23 ve 41’inci tümenler ki tümü sekiz piyade tümeni ve bir piyade taburu. Birinci ve İkinci Süvari tümenleri çok uzak yollardan dolaştırılarak ancak düşman yenilirse etkili olabilecek, ama o günün savaşında hiç de etkisi bulunmayan, düşman gerisindeki Banaz üzerine gönderilmişti. Refet Paşa’nın buyruğu altına verilen kuvvetler saldırılarında başarı kazanamadılar; tersine, çok yitik verildi. Düşman, üstünlük sağlayarak Dumlupınar dayangalarına yerleşti ve orada kaldı. Refet Paşa kuvvetleri de, Dumlupınar’ın on kilometre kuzeydoğusunda olmak üzere, Aydemir, Çalköy, Selkisaray hattına çekilip durdu. Aslıhanlar Savaşı diye anılan bu çarpışmalar böylece son buldu.

REFET PAŞA KENDİSİ YENİLDİĞİ HALDE DÜŞMANI YENİLMİŞ SAYIYORDU

Baylar, savaş sırasında çarpışma hatlarından kimi kısımlarının ileri geri dalgalanışı ve özellikle Afyon’un doğusundaki düşman tümenlerinin, Dumlupınar ilerisinde bıraktıkları bir alaylarını yenilip savaş dışı edilememesi yüzünden, Dumlupınar’a değin çekilebilmeleri ve bunun ardından da, Yunan kuvvetlerinin sağlam bir savaş hattı tutmak için gerekli düzenlemeleri yaparken ilerdeki parçaların o hatta ulaşmak üzere geri yürüyüşleri, Refet Paşa’nın savaş sonucu üzerinde yanlış yargıda bulunmasına yol açtı. Gerçekten Refet Paşa, kendisi yenildiği halde düşmanın yenilip kaçtığını sandı ve bunu beş gün süren Dumlupınar Meydan Savaşında düşmana son yumruğun indirilebildiğini bildiren teliyle bize de duyurdu. Biz de, elbette sevinerek ivedilikle onu çokça övdük ve kutladık. Ama, durumu iyice anlamak için telgraf başında kendisine sorduğum sorulara aldığım karşılıklardan işin bildirildiği gibi olduğundan kuşkuya düştük ve duraksadık. Sonunda anlaşıldı ki, düşman ereğine ve genel durumuna tam uygun olarak Dumlupınar’da, savunması kolay, sağlam ve üstün bir dayangaya yerleşiyordu. Refet Paşa ise, tersine, bütün kuvvetleriyle biraz geride Aydemir, Çalköy, Selkisaray hattını tutmak zorunda kaldı.

Baylar, durum biraz durgunlaştıktan sonra Refet Paşa’nın komutasındaki orduda kendisine karşı güven kalmadığı anlaşıldı. Durumu yerinde incelemek üzere Ankara’dan Fevzi Paşa Hazretleri, Batı Cephesinden de İsmet Paşa, Refet Paşa’nın karargâhına gittiler. Refet Paşa’nın komutanlıkta bir süre daha bırakılması yeğlenmekte olduğundan, sorunu ona göre çözüp saptamaya çalıştılar. Ama, bu durumun sürdürülmesinin olanaksızlığı, uygun olmadığı kanısı hemen belirdi. Bunun için ben Fevzi ve İsmet paşaları alarak Refet Paşa’nın yanına gittim. Durumu yakından inceledim ve işi hemen şöylece çözdüm. (Refet Paşa’nın) komutası altındaki Güney Cephesini, Batı Cephesine bağlayarak İsmet Paşa komutasına verdim. Kendisine, Ankara’da bir görev verilmek üzere, oraya dönmesi gerektiğini bildirdim.

REFET PAŞA, TÜRK ORDUSUNA KOMUTAN OLMAK İSTİYORDU

Refet Paşa, Ankara’ya döndüğünde şöyle bir çözüm yolu tasarlamıştım: İsmet Paşa artık Genelkurmay Başkanlığından çekilerek, bütün zamanını, genişletilmiş olan Batı Cephesi Komutanlığı işlerine verecek; Milli Savunma Bakanı bulunan Fevzi Paşa Hazretleri de vekil olarak yapmakta olduğu Genelkurmay Başkanlığı görevini temelli olarak üstüne alacak. Ondan boşalacak Milli Savunma Bakanlığı görevini de Refet Paşa yapacak.

Refet Paşa, aslında yine askerlik görevi almak istiyor idiyse de, benim tasarladığım çözüm yolunu beğenmedi. Diyordu ki: “Milli Savunma Bakanı bulunan Fevzi Paşa’nın görevinden çekilmesine neden yoktur. İsmet Paşa’nın Genelkurmay Başkanlığından çekilmesini zorunlu görüyor ve bana da bu aralık bir görev vermeyi düşünüyorsanız, çözüm yolu ona göre düzenlenebilir.”

Ben, Refet Paşa’nın bu düşüncesiyle güttüğü amacı nasılsa birdenbire kavrayamadım. Çünkü biraz sonra anlar gibi olduğum düşünce, hiç aklıma gelmemişti. Duraksadığım noktayı açıklatmak için kendisine sordum, dedim ki: “Yani siz mi Genelkurmay Başkanı olmak istiyorsunuz?” Gerçi açık bir yanıt vermedi; ama, ben amacın tümüyle bu olduğunu kabul ettim. Bunun üzerine, şunları söyledim: “Genelkurmay Başkanlığı, bizim örgütümüze göre, bugün gerçekte eylemli olarak Başkomutanlık katıdır. Siz daha Türk ordusuna başkomutan olacak nitelikleri kazanmış değilsiniz. Bunu şimdilik aklınızdan çıkarınız!”

Refet Paşa verdiği yanıtta dedi ki: “Öyleyse ben de Milli Savunma Bakanlığını kabul etmem.” “O sizin bileceğiniz iştir.” dedim ve bıraktım. Gerçekten kabul etmedi ve izin alarak Kastamonu ormanlarında Ecevit denilen yerde bir süre dinlenmeye çekildi. Refet Paşa’nın Milli Savunma Bakanlığına getirilişi bundan sonra ortaya çıkan başka bir durum üzerine olmuştur.

LONDRA KONFERANSINDAN DÖNEN DIŞİŞLERİ BAKANI BEKİR SAMİ BEY’İN İMZALADIĞI SÖZLEŞMELER

Saygıdeğer baylar, Londra’ya gitmiş olan Delegeler Kurulumuz, İkinci İnönü utkusundan sonra geri geldi. Konferansın olumlu bir sonuca bağlanmamış olduğunu biliyorsunuz. Ama Delegeler Kurulu Başkanı ve Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey, kendiliğinden İngiltere, Fransa ve İtalya devlet adamlarıyla buluşup konuşarak, her biriyle ayrı ayrı birtakım sözleşmeler imzalamış bulunuyordu.

Bekir Sami Bey’in İngiltere ile imzaladığı bir sözleşmeye göre, elimizde bulunan bütün İngiliz tutsaklarını geri verecektik. Buna karşılık, İngilizler de tutsaklarımızı bize vereceklerdi. Yalnız, Türk tutsaklarından, Ermenilere ve İngiliz tutsaklarına kıyın yapmış ya da kötü işlem yapmış olduğu öne sürülenler, verilmeyecekti.

Hükümetimiz elbette böyle bir sözleşmeyi uygun görüp onaylayamazdı. Çünkü böyle bir sözleşmeyi onaylamak, Türk uyrukluların Türkiye sınırları içindeki davranışları üzerinde yabancı bir hükümetin yargılama hakkını onaylamak gibi olurdu.

Bu sözleşmeyi onaylamadıksa da İngilizler kimi Türk tutsaklarını salıverdiklerinden biz de buna karşılık elimizde bulunan İngiliz tutsaklarından bir bölümünü salıverdik.

Daha sonra, 23 Ekim 1921’de Kızılay İkinci Başkanı Hâmit Bey’le İstanbul’da İngiliz Komiserinin anlaşmaları üzerine, Malta’da bulunan bütün Türk tutukluları ile bizdeki bütün İngiliz tutuklularının değiştirilmesi kararlaştırılmış ve uygulanmıştır.

Baylar, Bekir Sami Bey resmi görüşmeler ve konuşmalar dışında, salt kişisel olarak da Lloyt Corc ile buluşmuş. Aralarında, söylenen sözler steno ile yazılmış. Bu tutanak imza da edilmiş. Bekir Sami Bey’in elinde bulunan tutanak kopyasının kapsamı üzerine bana bilgi verildiğini hatırlamıyorum. Son zamanlarda Dışişleri Bakanlığı aracılığı ile Bekir Sami Bey’den bu tutanağı istettim ise de, Bakanlığa gönderdiği bir mektupta, zamanında bu tutanak çevirisinin bana gösterildiğini; gerek aslının, gerek çevirilerinin Dışişleri Bakanlığından ayrılırken ilgili dosyasında bırakıldığını bildirmiştir. Dosyalarda bu belge bulunamamıştır. Dışişleri Bakanlığında da kimse bu belgeyi ve içindekileri bilmiyor. Ben de, söylediğim gibi, hiçbir zaman bu belgeden bana bilgi verildiğini hatırlamıyorum.

Baylar, Bekir Sami Bey’le Fransız Başbakanı Bay Briyan (Briand) arasında da 11 Mart 1921 günlü bir sözleşme imza edilmiştir. Bu sözleşmeye göre Fransa ile Ulusal Hükümet arasında çarpışmalara son verilecek. Fransızlar silahlı çetelerin; biz de savaşçılarımızın silahlarını alacağız. Güvenlik kuvvetleri arasına Fransız subayları da alınacak. Fransızlarca meydana getirilen güvenlik kuvvetleri kalacak. Fransa’nın boşaltacağı yerlerle Elazığ, Diyarbakır ve Sivas illerinin iktisat bakımından gelişmesi için yapılacak girişimlerde Fransızlara üstünlük hakkı tanınacak ve Ergani madenleri işletme hakkı da onlara verilecek… vb.

Hükümetimizce, bu sözleşmenin de kabul edilmemesinin nedenlerini saymaya gereklik yoktur sanırım.

Bekir Sami Bey, İtalya Dışişleri Bakanı bulunan Kont Sforza ile de 12 Mart 1921’de bir sözleşme imzalamış. Buna göre İtalya’nın, İzmir ve Trakya’nın bize geri verilmesi yolundaki isteklerimizi konferansta desteklemesine karşılık, biz de İtalya devletine Antalya, Burdur, Muğla, Isparta sancaklarıyla Afyonkarahisar, Kütahya, Aydın ve Konya sancaklarının sonradan saptanacak bölümlerinde iktisadi girişimler için üstünlük hakkı verecektik. Bundan başka, bu bölgelerde Türk hükümetinin ya da Türk sermayesinin yapmayacağı iktisadi işlerin İtalyan sermayesine verilmesi ve Ereğli madenlerinin bir İtalyan Türk ortaklığına devredilmesi kabul edilmekte idi.

Elbette bu sözleşmeyi de hükümetimizce geri çevrilmekten başka bir işlem göremezdi.

Baylar, İtilâf Devletlerinin, Londra’ya barış yapmak için gönderdiğimiz Delegeler Kurulumuz Başkanı Bekir Sami Bey’e imza ettirdikleri sözleşmelerle, Sevr tasarısından sonra aralarında yaptıkları, “Üçlü Anlaşma” adı verilen ve Anadolu’yu sömürme (nüfuz) bölgelerine ayıran anlaşmayı, başka adlar altında, ulusal hükümetimize kabul ettirmek amacını güttükleri apaçık bellidir. İtilâf siyasa adamları bu isteklerini Bekir Sami Bey’e kabul ettirmeyi de başarmışlardır. Bekir Sami Bey’i Londra’da, konferans görüşmelerinden çok, ayrı ayrı yapılan konuşmalarla oyaladıkları anlaşılıyor. Ulusal Hükümetin ilkeleriyle Dışişleri Bakanı olan kişinin tutumu arasındaki ayrımın neden ileri geldiği, ne yazık ki açıklanamıyor.

Sevr Barış Antlaşması: Ana hatları ile 24 Nisan 1920’de San Remo Konferansı’nda kararlaştırılan Sevr Barış Antlaşması, 11 Mayıs 1920’de incelenmek üzere Osmanlı Hükümeti’ne verilmiştir.

Sevr Antlaşması’nın kabulünü kolaylaştırmak ve Sevr hükümlerini uygulamak üzere İtilaf Devletleri’nin teşvik ve desteği ile Yunan ordusu da 23 Haziran 1920’de Anadolu’da ve Trakya’da saldırıya geçmiştir. Bursa’nın, Balıkesir’in, Uşak’ın ve Nazilli’nin işgali ile Sevr idam hükmünün kolaylıkla uygulanmasını sağlamak ve herhangi bir değişikliğe meydan vermemek bu saldırıda esas amaç olmuştu.

Sultan Vahdettin’in başkanlığında toplanan Şura-yı Saltanat, 22 Temmuz 1920’de “zayıf bir mevcudiyeti, mahva tercih edilmeye değer” görerek antlaşmanın onanmasına karar vermişti. İstanbul Hükümeti delegeleri, Türk topraklarını parçalayan, Türklere bırakılan arazi üzerinde milli şeref ve haysiyetle bağdaşmayan, milli hakimiyeti tanımayan bu antlaşmayı Sevr’de 10 Ağustos 1920’de imzalamıştır.

Büyük Millet Meclisi 19 Ağustos 1920 tarihli toplantısında, Sevr Antlaşması’nı imzalayanların ve bunu onaylayan Şura-yı Saltanatta bulunanların vatansız sayılmaları kararını aldı. Aynı zamanda Büyük Millet Meclisi Hükümeti bu antlaşma ile kendini hiç bir surette bağlı görmediğini de ilan etti.

10 Ağustos 1920’de Osmanlı delegelerinden, Maarif Nazırı Bağdatlı Hadi Paşa, Şura-yı Devlet (Danıştay) Başkanı Rıza Tevfik ve Bern Sefiri Reşat Halis beyler tarafından imzalanan antlaşma bir önsöz ve 433 maddeyi kapsamaktadır. Antlaşma on üç kısımdan meydana gelip birinci kısım, Birinci Dünya Savaşı’na son veren antlaşmalarda olduğu gibi Milletler Cemiyeti Misakına ait bulunmaktadır.

Sevr Barış Antlaşması’na göre, Osmanlı İmparatorluğu parçalanıyor, Türk milleti de yaşama hakkında yoksun bırakılıyordu.

Rumeli sınırımız aşağı yukarı İstanbul vilayetinin sınırı tayin olunuyordu. Batı Anadolu (İzmir ve havalisi) Yunanlılara verilecekti. Güney sınırı ise Mardin, Urfa, Gaziantep, Amanos dağları ve Osmaniye’nin kuzeyinden geçmekte ve bu sınırın güneyini Fransa’ya bırakmakta idi. Doğuda Beyazıt, Van, Muş, Bitlis ve Erzincan’ı içine alan bir Ermenistan, Irak ve Suriye arasında bir Kürdistan kurulacaktı. Bunun dışında, Türkiye’ye bırakılan topraklar nüfuz mıntıkalarına ayrılmakta; İtalyanlar Antalya ve Konya, Fransızlar Adana, Sivas ve Malatya bölgesi üzerinde, İngilizler de Irak’ın kuzey kısmında nüfuz bölgeleri tesis ediyorlardı. İstanbul’da ise hükümet ve padişah oturacak fakat İstanbul milletlerarası bir şehir olacak, Boğazlar’da ordusu, donanması, bütçesi ve organize kuruluşları ile bir komisyon bulunacaktı. Sevr’e göre, Türklere bırakılan bölge; hakimiyet hakkı en ağır biçimde sınırlanmış, Ankara ve Kastamonu vilayetleri ve dolayları idi. Sevr’e göre memleket dahilinde bulunan azınlık, Türklerden daha fazla hakka sahip oluyor, vergi vermeyecek, askeri hizmet yapmayarak imtiyazlı (ayrıcalıklı) bir durumda bulunuyordu. Türk tabiyetinden çıkanlar birçok hükümlülüklerden kurtulduğu gibi, yeniden hiç kimse Türk tabiyetine giremeyecekti.

Devletin askeri kuvveti, her bakımdan sınırlanarak azami miktar 50.700 kişi olacak; tank, ağır top, uçak bulunmayacaktı. Askeri de gönüllü olacak, donanma ise 7 gambot ve 6 torpidodan ibaret olup, donanmada denizaltı da bulunmayacaktı. Diğer taraftan mali ve iktisadi hükümler, Osmanlı Hükümeti ile meclisin yetkilerini hiçe saydıracak şekilde sınırlayıcı ve külfet teşkil eder mahiyette olup, Osmanlı Devleti’ni İtilaf Devletleri’nin müşterek bir sömürgesi haline getiriyordu. İngiliz, Fransız ve İtalyan devletlerinin temsilcilerinden kurulu Mali Komisyon, Osmanlı Devleti’nin gelir ve giderlerini düzenlemekte ve devletin yetkilerini devletlik sıfatı ile bağdaştırılmayacak şekilde bağlamakta idi.

Sevr Antlaşması’nın Osmanlı Hükümeti’nce imzalanması Anadolu’daki milli mücadele azmini kuvvetlendirmiş, halkın İstanbul Hükümeti’nden ümitlerini tamamen kesmesine neden olmuştur.

Bekir Sami Bey bu sözleşmelerle Ankara’ya döndüğü zaman durumun, pek çok dikkatimi çektiğini ve beni şaşkınlığa uğrattığını açıkça söylemeliyim. Bekir Sami Bey, imzaladığı sözleşmelerin, ülkenin yüksek çıkarlarına uygun olduğu yolundaki kanısını belirtiyor ve bunu Meclis’te de savunup tanıtlayabileceğini ileri sürüyordu. Kanısının yerinde olmadığı, savında da mantık bulunmadığı kuşku götürmezdi. Görüşlerinin Meclis’te onaylanmayacağı bir yana, Dışişleri Bakanlığından da düşürüleceği kesindi. Ama Meclis’in, siyasa sorunları üzerinde görüşme ve tartışmalarla boğulmasını o günlerin koşullarına uygun bulmadığımdan, Bekir Sami Bey’e görüşlerinin yersizliğini kendim söyleyerek Dışişleri Bakanlığından çekilmesini önerdim. Bekir Sami Bey, bu önerimi kabul ederek çekilme yazısını verdi.

Ama Bekir Sami Bey, Delegeler Kurulu Başkanlığı göreviyle, Avrupa’daki yolculuğu sırasında yaptığı çeşitli buluşmaların kendisinde bıraktığı izlenimlere dayanarak, İtilâf Devletleriyle ilkelerimize uygun olarak anlaşma yolunun bulunduğu kanısında direniyordu. Kendisinin de bu anlaşmaları sağlayabileceğini ileri sürüyordu. Bunun üzerine kendisine şu özel mektubu yazdım:

19.5.1921

Amasya Milletvekili Bekir Sami Beyefendiye;

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin, şimdiye değin çeşitli elverişli durumlardan yararlanarak türlü araçlarla bütün dünyaya duyurulmuş olan ilkelerini biliyorsunuz. Bu ilkelerin özü, şu kısa cümle ile anlatılabilir: “Bilinen ulusal sınırlarımız içinde ülkemizin bütünlüğünü ve ulusun tam bağımsızlığını sağlamak.” Delegeler Kurulu Başkanlığı göreviyle yaptığınız son gezi ve değinmelerimizin sizde yarattığı etkilere ve izlenimlere göre İtilâf Devletlerinin, koyduğumuz ilkeleri bozmaksızın bizimle anlaşmak eğiliminde oldukları kanısında bulunduğunuz anlaşılıyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi, İtilâf Devletlerinin bu eğilimini gösterecek güvenilir, gerçek, içten belirti ve sonuçları şimdilik görememektedir. Bu konuda oranladıklarımızın gerçekleşmesine yol açacak bir ortam bulabilirseniz, bu sonucun Türkiye Büyük Millet Meclisince ve Hükümetince sevinçle kabul edilebileceğine inanmanızı dilerim, efendim. -Mustafa Kemal

Bekir Sami Bey, bundan sonra yine Avrupa’ya gitti. Bu gezisinden de bir yarar elde edilemedi. Üstelik, Ankara’da Bay Franklen Buyon (Franklin-Bouillion) ile yapılmakta olan görüşmelerin, Bekir Sami Bey’in Paris’teki kimi girişimleri yüzünden güçlüğe uğradığı anlaşılınca, Hükümet, Bekir Sami Bey’in resmi bir görevi olmadığını ajansla kamuya bildirmek zorunda kalmıştır.

Bekir Sami Bey, ikinci kez Avrupa’da bulunduğu sırada, bana kimi şeyler bildirdiği gibi dönüşünde de bir rapor vermişti. Gerek bildirdiği şeyler arasında gerekse raporunda görülen kimi düşünceler, ne yazık ki, Türk ulusunun izlediğimiz amaç ve ülküsünü, Bekir Sami Bey’in tam olarak kavramadığı ve ona göre iş görmediği yolundaki kuşkuları giderecek nitelikte değildi.

Bekir Sami Bey Avrupa’da gördüklerinin etkilerine ve izlenimlerine uyarak düşünce yürütüyordu.

12 Ağustos 1921 günlü bir şifre telinde bizim siyasamızı eleştirdikten sonra diyordu ki: “Daha fırsat elde iken akıllıca bir siyasa gütmek, ülkeyi içine düştüğü büyük burgaçtan (girdaptan) kurtarabilir. Olaylar bütünüyle incelenerek ülkenin esenliğine yarayacak bir yol tutmak pek gereklidir. Yoksa, tarih ve ulus önünde hiçbirimiz sorumluluktan kurtulamayız.

Ulusun mutluluğunu ve Müslümanlığın esenliğini sağlayıcı bir yol saptanmasını ve bir an önce bana bildirilmesini rica eylerim.”

BEKİR SAMİ NE OLURSA OLSUN BARIŞ YAPMAK İSTİYORDU

Bekir Sami Bey, ne pahasına olursa olsun barış yapmak istiyordu. Bu görüşünü 24 Aralık 1921 günlü raporunda şöylece açıklıyordu:

“…Savaşın sürüp gitmesinin bu ülkeyi, ulusun varlığını tehlikeye koyacak kertede yıkıp yok edeceğini ve bütün katlanılan özverilerin boşuna yitirilmiş olacağını kesinlikle düşünmekteyim. Savaşın sürdürülmesinin, iç, ve dış düşmanlarımızın ekmeğine yağ süreceğine ve korktuğumuz bela ve yıkımları kendi kendine ulusun başına çekeceğine bütün varlığımla inanıyorum. Yüce kişiliğinize düşen ödev, dünyada hemen hiçbir siyasa adamının omuzlarına yükletilmeyen en ağır bir yüktür. Tarihte, beş, altı yüzyılda değil, belki on, on beş yüzyılda bir kişiye ancak düşebilen bir ödevi yüklenmiş bulunuyorsunuz. Her türlü aşırılıktan sakınarak, bugünün yararları uğruna, yarının gerçek çıkarlarından vazgeçmeyerek Türklük ile birlikte bütün Müslümanlık dünyasının geleceğini güven altına almak ve pek yakın bir zamanda istenilenden artık olarak elde edilebilecek ulusal ve dinsel amacı kurtarmak ve sağlamlaştırmak için, geçici olarak özveriye bile katlanarak dünya tarihinde ölümsüz bir san kazanabilir ve Müslümanlık yapısının yenileyicisi olabilirsiniz. Yoksa, Türk ulusunun ve dolayısıyla bütün Müslümanlık dünyasının tutsaklığa ve aşağılık bir duruma düşeceği bence kuşku götürmez. Adınızı, dünyanın sonuna dek, bütün Müslüman kuşaklar için Yüce Peygamber Efendimizden sonra en kutsal bir ad ve armağan olmak üzere bırakmak şerefini ve fırsatını yitirmemenizi yurtseverlik ve Müslümanlık gereği olarak bildirmeyi kutsal bir görev sayarım efendim hazretleri..”

Bütün bu düşüncelerin özeti yıkımdan, aşağılık durumdan ve tutsaklıktan kurtulmak için Londra’da yaptığı sözleşmeler sınırı içinde ulusal savaşa son vermeyi öneriyordu.

Baylar, Bekir Sami Bey’in bu düşünceleri bende olumlu etki yaratmamıştı. İleri sürdüğü düşünceler ve usavurma yöntemleri, kendisiyle görüşmeyi ve tartışmayı bile gereksiz ve yararsız saydırmıştı.

MECLİSTE BELİRMEYE BAŞLAYAN SİYASİ GRUPLAR

Baylar, yüksek kurulunuza biraz da Büyük Millet Meclisi’nde geçen olaylardan bilgi vermek istiyorum. Biliyorsunuz ki, Birinci Büyük Millet Meclisi’ne ulusça üye seçilirken Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti’nin yönetim kurulu üyeleri de ikinci seçmenler arasında bulundular. Buna göre denilebilirdi ki, Büyük Millet Meclisi, bütünüyle Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti’nin siyasal bir grubu niteliğini de taşıyordu. Gerçekten başlangıçta tutum böyle idi. Meclis genel kurulunun temel ilkesini oluşturuyordu. Biliyorsunuz ki, Erzurum ve Sivas kongrelerinde saptanan ilkeler, son İstanbul Meclisi Mebusan’ınca kabul edilip berkitilerek Misakı Milli (Ulusal Ant) adı altında özetlenmişti. Bu ilkeler, Birinci Büyük Millet Meclisi’nce de kabul edilmişti ve bunlara uygun olarak yurdun bütünlüğünü ve ulusun bağımsızlığını sağlayacak bir barışın elde edilmesine çalışılıyordu. Ama, zaman geçtikçe, Meclis’te birlik olarak çalışmanın sağlanıp düzenlenmesinde güçlükler doğmaya başladı. En önemsiz konularda oylar dağılıyor, Meclisten iş çıkamıyordu. Kimi kişiler buna bir çıkar yol bulmak için 1920 yılı ortalarında birtakım örgütler kurmaya kalkıştılar. Bütün bu girişimler, Meclis görüşmelerinin düzenli yürütülmesini sağlamak ve görüşülen konular üzerinde oyları toplayarak olumlu iş çıkarmak amacını güdüyordu.

Yeri gelince söylemiştim ki, ilk Anayasamıza kaynak olan 13 Eylül l920 günlü bir programı Meclis’e sunmuştum. Bu programın, Meclis’te 18 Eylülde okunan kısmından başka, buna da temel olmak üzere, Büyük Millet Meclisi’nin öz niteliğini ve yönetim yöntemiyle ilgili görüşleri saptayan ve Meclis’in açılışından sonra okunup kabul olunan önergemi de, bu kısımla birlikte, Halkçılık Programı adı altında bastırmış ve yaydırmıştım. Yukarıda bildirdiğim örgütler benim bu programımdan esinlene rek birtakım sanlar takınmaya ve programlar saptamaya başladılar. Bir bilgi vermiş olmak için bu örgütlerin belli başlılarının adlarını sayayım:

a) Tesanüt Grubu (Dayanışma Grubu)

b) İstiklâl Grubu (Bağımsızlık Grubu)

c) Müdafaai Hukuk Zümresi (Hakları Savunma Grubu)

d) Halk Zümresi (Halk Grubu)

e) Islahat Grubu (Yenileştirme Grubu)

Bu gruplardan başka, adsız olarak, özel amaçlı kimi küçük örgütlerin de çalıştıkları anlaşılıyordu.

Baylar, bu adlarını saydığım grupların her biri Meclis görüşmelerinde düzeni sağlamak ve oyları birleştirmek amacıyla kurulmuşlarsa da, bunların varlıkları tersine bir sonuç veriyordu.

Gerçekte sayıları çok, üyeleri az olan bu gruplar birbiriyle yarışmaya kalkışmışlar ve birbirlerini dinlememek yüzünden Meclis’te hemen hemen bir kargaşa doğurmaya başlamışlardı. Özellikle Anayasa, Meclis’ten çıktıktan sonra, yani Ocak 1921 sonlarında, Meclis üyelerinin ve ortaya çıkan grupların, genel olarak her işte toplantıya katılmalarını ve birlikte çalışmalarını sağlamanın bir kat daha zorlaşmaya başladığı görülüyordu. Çünkü, Misakı Milli ile saptanmış olan ilkelerde her bakımdan görüş ve amaç birliği olduğu halde, Anayasa ile konulan ilkeler üzerinde tam birlik sağlanmış görünmüyordu. Grupları birleştirmek ya da gruplardan birini güçlendirerek iş görmek için, dolaylı olarak çok çalıştım. Ama bu yolla elde edilen sonuçların uzun ömürlü olamadıkları görüldü. İşe el koymam zorunlu olmaya başladı. Sonunda, Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu adıyla bir grup kurmaya karar verdim. Bu grup için yaptığım programın başına bir ana madde koydum. Bu maddenin özü, iki noktada toplanıyordu. Birinci nokta şu idi: Grup, Misakı Milli ilkelerine bağlı kalarak ülkenin bütünlüğünü ve ulusun bağımsızlığını sağlayıcı bir barışı elde etmek için, ulusun bütün maddi ve manevi gücünü gereken ereklere yöneltip kullanacak ve yurdun resmi, özel bütün örgütlerini ve kuruluşlarını bu ana amaca yararlı kılmaya çalışacaktır.

ANADOLU VE RUMELİ MÜDAFAA-İ HUKUK GRUBU’NUN KURULMASI

İkinci nokta ise şuydu: Grup, devletin ve ulusun örgütlerini, Anayasaya uygun olarak şimdiden yavaş yavaş saptamaya ve hazırlamaya çalışacaktır.

Baylar, bütün grupları ve Meclis üyelerinin çoğunu çağırarak bu iki ilke üzerinde birleşmelerini sağladım. Bildirdiğim bu ana madde ve bundan sonra grubun iç tüzüğüyle ilgili maddeler, 10 Mayıs 1921 günü yapılan toplantıda kabul olundu. Grup genel kurulunun seçilmesi üzerine, grubun başkanlığını da üzerime almıştım.

Baylar, ülkede nasıl bir Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti varsa, Mecliste de onun bu ad altında bir siyasal grubu kurulmuş oldu. İstanbul’daki Millet Meclisi’nin yapmaktan çekindiği iş, ancak onların dağılmasından ondört ay sonra Ankara’da yapılmış oldu. Bu grup, Birinci Büyük Millet Meclisi’nin çalıştığı sürece hükümetin iş görmesine yardımcı olabilmiştir. Ama grup tüzüğü ana maddesindeki ikinci noktayı anlamlı bulanlar oldu. Bu gibiler, düşüncelerini açığa vurmamakla birlikte, bu noktadaki anlam ve amacın gerçekleşmemesi için hemen işe girişmekte gecikmediler. Karşıt çalışmalar diye niteleyebileceğimiz bu türlü girişimler iki yoldan ortaya çıkıyordu.

Birincisi, grup içindeki düşünceleri, karıştırma ve karşıcıl bir durum hazırlama biçiminde idi.

HOCA RAİF EFENDİ “MUHAFAZA-İ MUKADDESAT CEMİYETİ’Nİ KURUYOR

İkincisi, yurt içinde ve yine örgütümüz içinde… Bunu açıklayan en belirgin örnek, Erzurum Milletvekili Hoca Raif Efendi’nin ve kimi arkadaşlarının, grubun kurulmasından önce ve Anayasa’nın Meclis’ten çıkmasından sonra yaptıkları girişimdir. Dilerseniz, bu konuda birazcık bilgi vereyim.

Hoca Raif Efendi ve arkadaşları, Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti Erzurum Merkez Kurulunun adını değiştirdiler; “Muhafazai Mukaddesat Cemiyeti” (Kutsal Varlıkları Koruma Derneği) dediler. Dernek tüzüğünün başına da, padişahlığın ve halifeliğin ve devlet biçiminin dokunulmazlığına ilişkin birtakım eklentiler yapmışlar ve girişimlerini öteki illere, özellikle doğu illerine de birtakım bildiriler göndererek yaymaya kalkışmışlardı. Ben bunu öğrenince hemen Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’nın dikkatini çektim. Hoca Raif Efendi’yi ve arkadaşlarını uyarmasını ve bu türlü girişimlerden vazgeçirmesini rica ettim.

Sarıkamış’ta bulunan Kâzım Karabekir Paşa ile Erzurum’da bulunan Hoca Raif Efendi arasında kimi yazışmalar olduktan sonra Raif Hoca, Paşanın karargâhına gitmiş, orada “Muhafazai Mukaddesat” adının kullanılması nedenlerini açıklarken demiş ki: “Amacımız halifelik ve padişahlık haklarını korumak; ülkenin ve Müslümanlık dünyasının bugünü ve geleceği için büyük uyuşmazlıklara ve sakıncalara yol açan cumhuriyetten kesin olarak sakınmaktır.” Hoca: “Büyük Millet Meclisi’nde kurulan Müdafaai Hukuk Grubu’nun halifelik ve padişahlığı cumhuriyete çevirmek amacını güttüğü seziliyor. ” sözünü de ekledikten sonra bu gibi girişimlere uyamayacaklarını bildirmiş.

KAZIM KARABEKİR PAŞA, DEVLET ŞEKLİNDE TARİHİ DEĞİŞİKLİKLER YAPILACAĞI ZAMAN ASKERİ VE SİVİL DEVLET ADAMLARININ GEREĞİ GİBİ GÖRÜŞLERİ ALINMALIDIR DİYOR

Kâzım Karabekir Paşa, bu bilgiyi veren 11 Temmuz 1921 günlü kapalı telinde, kendisi de, ileri sürdüğü düşünceler arasında diyordu ki: “Hükümet biçimine ilişkin ilkelerin, Büyük Millet Meclisi’nce kabul edilen Anayasa’da saptanmış olduğu görülüyor. Oysa ben, bu yasa içeriğinin olsa olsa bir parti programı içinde kalmasını, yürütülmesinde ortaya çıkacağını kestirdiğim güçlükler dolayısıyla, daha yararlı buluyorum. Bu görüşümü, çok iyi tanıyabildiğim bölgemdeki düşünce ve duygulara göre kısaca açıklamak isterim. Meclis’te Anayasa’yı desteklemek amacıyla kurulan gruba girmiş kişilerin çoğu, yeni bir yönetim devriminde ülkenin alınyazısına etken olmak isteğinde görünenlerdi. Halk arasında, ancak küçük bir grup, yeni bir örgüt kurma görüşünü benimser. Milletvekillerinin Anayasa değişikliğinden yana olmaları ancak kişisel görüşlerinin sonucu olabilir. Devlet biçiminde böyle büyük ve tarihsel değişiklik yapmaya girişirken, ülkenin alınyazısından sorumlu ve ortak olan asker ve sivil devlet adamlarının ve Müdafaai Hukuk Merkezlerinin düşünceleri, gereği gibi alındıktan ve olağanüstü bir mecliste incelendikten sonra bir karar alınması gerekir, kanısındayım.”

Baylar, kesin utkudan sonra, İkinci Büyük Millet Meclisi, Cumhuriyeti ilan ettiği zaman da, Kâzım Karabekir Paşa İstanbul gazetelerine verdiği demeçte, öteden beri süregelen duygularını ve yakınmalarını: “Cumhuriyet ilanını bize sormadılar.” diye özetlemekte idi.

Kâzım Karabekir Paşa, bu görüşleriyle, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, ulusça olağanüstü yetkiler verilmiş üyelerden kurulu olağanüstü bir meclis olduğunu unutmuş gibi görünüyor. Böyle bir meclisin koyduğu yasaya, hem de Anayasa’ya karşı olduğunu sezinletiyor. Daha şaşılacak yönü, devlet örgütünü değiştirecek kararlar alabilmek için asker ve sivil devlet adamlarının ve Müdafaai Hukuk Merkezlerinin düşünceleri alınmak gerektiği kanısında bulunduğunu söylüyor.

Kâzım Karabekir Paşa, benim Müdafaai Hukuk Grubuyla ilgimi de doğru bulmayarak: “Ben, yüksek kişiliğinizin böyle siyasal partilere… katılmaktan uzak kalmasını özellikle uygun görüyorum.” dedikten sonra benim yansız bir durumda bulunmayı sürdürmemi öğütlüyor.

Kâzım Karabekir Paşa’nın bu telyazısına 20 Temmuz1921’de yanıt verdim. Biraz uzunca olan bu yanıtın, bazı konuları aydınlatmaya yarayacak noktalarını anmakla yetineceğim. Verdiğim yanıtta demiştim ki: Müdafaai Hukuk Grubu, ülkenin tam bağımsızlığını sağlamak gibi kısa ve kesin bir amaçla kurulmuştur. Anayasa’nın uygulanması da amacı içindedir. Anayasa bütün yönetim kollarını ve Türkiye Hükümetinin hukuksal durumunu kapsayan ayrıntılı ve tam bir yasa olmayıp, ülkenin sivil yönetim ve örgütlerinde zamanın gerektirdiği halkçılık ilkesini ortaya koyan bir kuraldır. Bu yasada, cumhuriyeti anlatan bir şey yoktur. Raif Efendi’nin, padişahlığın cumhuriyete çevrileceğinin sezildiği yolundaki düşüncesi kuruntudur.

Kendilerine merkezde önemli işler verilenler arasında, kişilikleri ve geçmişleri yönünden eleştirilecek durumda olanların bulunduğu yolundaki savın ise, daha olumlu sözlerle tanıtlanması gerekir. Her işi, bütün yönetimsel nitelikler, kişisel erdemlerle çok iyi yetişmiş adamlara vermek pek değerli ve tatlı bir dilek olursa da, yalnız toplumumuz için değil, dünyanın en ileri ulusları için bile, her çevrenin, her bölgenin ve her iş erinin saygıya değer göreceği bunca adamı bulmanın olanağı yoktur. Kuruntuya dayalı ve olumsuz düşünceler ve savlarla ülkenin dayanağı olacak biricik gücü ve örgütü yıpratacak önlemlere başvurmak, eğer bilisizce bir delilik değilse, her halde bir hainlik sayılmalıdır. Sizlerce de bilinir ki, ilerleme yolunda yapılacak her önemli girişimin kendine göre önemli sakıncaları vardır. Bu sakıncaların olabildiğince azaltılması için zamanında gereken, önlemler alınmalı ve girişimler yapılmalıdır.” Bundan sonra baylar, Anayasa yapılırken asker ve sivil devlet adamlarının ve Müdafaai Hukuk örgütlerinin düşüncelerini almak konusundaki görüşümü de şöyle açıkladım: “Sizlerce bilindiği üzere, bir hükümet biçiminde yaşıyoruz ve onun bütün kavramlarına uymak zorundayız. Anayasa’nın, Meclis komisyonlarında sonra genel kurulda tartışmalarla belirecek biçimi üzerine uzaktan alınacak düşüncelerle etki yapılamayacağını elbette kabul edersiniz.”

Kâzım Karabekir Paşa, Anayasanın niçin ivedilikle yapıldığı, bunun uygulanmasından doğacak güçlükler, halifelik ve padişahlık sorunu üzerindeki görüşümüzün açıklanmasını da istemişti. Bu sorulara yanıt olarak da demiştim ki: “Anayasa’nın yapılmasında ivedi gibi görünen tutumun nedeni, bütün dünyada ve ülkemizde belirmiş olan halkçılık akımını, sağlam bir biçim üzerinde saptayarak bu konuda başka karışımlara (ihtilâta) yer vermemek; hem de yüzyıllardan beri yetersizler elinde boyuna kötüye kullanılan ulusal hakları korumak için, bu hakların gerçek sahibi olan ulusa da söz hakkı vermek ve bu yüksek düşüncenin gelişmesi için günümüzün olağanüstü koşullarından yararlanmaktır.

Anayasa’nın ne ölçüde uygulanabileceğini anlamak için de, bu işle uğraşmaya fırsat bulacakların dayancını ve istem gücünü hesaba katmak gerekir.

Halifelik ve padişahlık sorunu diye temel bir sorun yoktur. Söz konusu olan sorun, padişahın hakları olup bunun belirtilip sınırlanmasında son birkaç yüzyılın denemeleri ve devlet kavramındaki ulus haklarının gerçek anlamı etken olmalıdır. Bu konu üzerinde şimdilik saptanmış kesin bir ilkemiz yoktur.”

Kâzım Karabekir Paşa’nın grup başkanı olmayıp yansız kalmaklığım konusundaki önerisine verdiğim yanıtta ise şu düşünceleri ileri sürmüştüm: ” Millet Meclisi niteliğinde bir meclisin başkanı değilim. Böyle de olsa bir partinin üyesi bulunmak doğaldır. Oysa, Büyük Millet Meclisi’nin yürütme yetkisi de bulunduğundan, bir bakıma, hükümet niteliğindeki bir meclisin başkanı bulunmaktayım. Yürütme yetkisi de bulunan bir başkanın, çoğunluk partisinden olması pek gereklidir; buna göre, ayrıntılı bir programla ortaya atılmış siyasal bir partinin de başkanı olabilirim. Bütün kimliğimle karışmış bulunduğum Cemiyetten (Müdafaai Hukuk Cemiyetinden) ayrılmayacağım gibi, o Cemiyetten doğan grup içinde bulunmaklığım da zorunludur. Aslında grup, hemen hemen Meclis Genel Kuruluna yaklaşan bir çoğunluğu içine almaktadır. Dışarda kalanlar, yalnızca Erzurum milletvekillerinden Celâlettin Arif Bey ve Hüseyin Avni Efendi ile birkaç benzeri, davranışlarında serbest kalmak isteyen birkaç kişidir…”

İZZET VE SALİH PAŞA’LARIN İSTANBUL’DA SİYASİ GÖREV ALMAYACAKLARINA SÖZ VERMELERİ ÜZERİNE, İSTANBUL’A DÖNMELERİNE İZİN VERİLDİ

Baylar, Ankara’da bulunan İzzet ve Salih paşalar bir türlü Ankara’ya ısınamadılar. İstanbul’daki aileleri yanına gitmelerine izin vermemizi, aracıları ya da kendileri, boyuna rica ediyorlar ve İstanbul’a dönüşlerinde hiçbir siyasal görev almayacaklarına söz veriyorlardı. l921 yılı Mart başlarında, İsmet Paşa’nın kimi işler için: Ankara’ya gelmiş bulunduğu bir sırada, paşalar ricalarını yenilediler. Bir gün İsmet Paşa’nın da katıldığı bir Bakanlar Kurulu toplantısı sırasında Ahmet İzzet Paşa daireye gelerek haber göndermiş ve İsmet Paşa kendisiyle görüşmüştür. İzzet Paşa, bizim isteğimiz üzerine İstanbul’da siyasal görev almayacağına, uzun uzadıya açıklamalar yaparak söz vermiş ve İstanbul’daki ailesinin yanına dönmek için izin rica etmiş; Salih Paşa’nın da böylece söz vererek serbest bırakılması ricasında bulunduğunu söylemiş.

İsmet Paşa bu açıklamayı ve ricayı Bakanlar Kuruluna ulaştırdı. Aslında varlıklarının ulusal işlerimizde yararlı olmadığı; tersine, Ankara’da bir yük, bir ağırlık olarak bulundukları; üstelik kimi olumsuz akımlara da yol açtıkları anlaşılmış bulunduğundan Bakanlar Kurulu bu paşaların İstanbul’a dönmelerinde bir sakınca görmedi. Ama ben, Ahmet İzzet Paşa ve arkadaşının verdikleri sözün gerçek ve içtenlikli olmadığı; İstanbul’a dönünce, İstanbul Hükümetinde kesinlikle görev alarak bizi tedirgin etmeyi sürdürecekleri kanısında bulunduğumu söyledim. “Namusları üzerine söz veriyorlar.” dendi. Bu sözlerini, yazılı ve imzalı olarak verirlerse izin verilebileceğini bildirdim. İsmet Paşa bu önerimi yanımızdaki odada bekleyen İzzet Paşa’ya ulaştırdı. İzzet Paşa, hemen bir kağıt kalem alıp, hükümetten çekileceklerini bir söz verme belgesi olarak yazmış, imzalamış ve yanılmıyorsam, Salih Paşa’ya da imza ettirmişti.

Ben, bu kısa söz verme (belgesini) yeter görmedim. Sözle söylediklerini kapsar nitelikte değildi. Hemen, bunun bir düzen olduğuna arkadaşların dikkatini çekerek: “İsmet Paşa’ya sözle söylediklerini yazarak imza etsinler.” dedim. İzzet Paşa’nın, sözle de bunca şeyler söyleyip güvence verdikten sonra, başka amaç güderek bir söz verme belgesi yazmış olacağı umulmadı ve bu kısa belgenin yeter görülmesi dileğinde bulunuldu. İşte İzzet ve Salih paşalar böyle aldatmalı bir belge ile İstanbul’a gitmek yolunu bulmuşlardır.

İZZET VE SALİH PAŞA SÖZLERİNDE DURAMADILAR

Gerçekten, İzzet ve Salih paşalar İstanbul’a varınca hükümetten çekildiler. Ama pek kısa bir süre sonra, yine o hükümette, başka nazırlıkları üzerlerine aldılar ve bunu bize telle bildirdiler. İstanbul Hükümetinin Hariciye Nazırlığı görevini yüklenmiş olan İzzet Paşa, ulusa ve ülkeye yönelmiş olan büyük bir kötülüğün önüne geçmek için hükümete geldiğini söyleyerek, bize de birtakım öğütler veriyordu. İzzet Paşa’ya şu yanıtı verdim:

29 Haziran 1921

İstanbul’da Ahmet İzzet Paşa Hazretlerine;

Telinizi Zonguldak Haberalma Müdürü aracılığıyla aldım. Durumunuzu, Salih Paşa Hazretleriyle birlikte vermiş olduğunuz söze aykırı gördüm. Yalnız bir nokta beni duraksattı ve sizden yana düşündürdü. O da, üzerinize görev almakla gerçekten ulusa ve ülkeye yönelmiş büyük bir kötülüğün önüne geçmiş olmanız olasılığıdır. Çünkü, Ankara’ya buyurmadan önce iyi dileklerle ve ülkeye yararlı olabileceğiniz umuduyla görev alışınıza gerekçe olarak gösterdiğiniz nedenlerin pek yetersiz olduğunu ilk görüşmemizde anlamış ve açığa vurmuştunuz.

Telinizde bildirdikleriniz, sizi bu yeni duruma sürükleyen nedenleri yeterince göstermiyor. Öğütlediğiniz şeylerden, ulusun ve ülkenin çıkarlarına, yaptığımız antlaşmalara, kısacası, Misakı Millimize uygun olanlar aslında dikkate alınmakta ve gereği yapılmaktadır. Bunun için, genel duruma ve sizlere aşılanmış olan düşüncelere bakarak, daha önce olduğu gibi bu kez de aldatılmış olmanızdan korkuyorum. Bu düşünüş ve görüşümüzü geçersiz kılacak açıklamalarınızı öğrenir ve olayların ona göre olumlu gelişimine tanık olursak mutlu olacağımızı bilginize sunarım efendim. -Mustafa Kemal

İzzet Paşa bu telimize 6 Temmuz günlü bir şifre telle şu yanıtı verdi:

Ankara’da Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine;

Salih Paşa ile birlikte verdiğimiz söz, İstanbul’a dönünce görevimizden çekilmekti. Onu da yerine getirdik. Ömür boyunca devlet hizmeti kabul etmemek; özellikle İtilâf Devletlerinin Yunanistan’a eylemli yardım etmeleri ve İstanbul’un hareket üssü olarak Yunanlılara bırakılması olasılığının belirdiği bir kara günde istenilen özveriden kaçınmak bizim elimizden gelmeli mi ve sizce de uygun görülmeli midir bilmem? Bilecik ve Ankara’da tanımadığım kişilerin yanında yapılan konuşmayı uzatmakta sakınca gördüğümden (tartışmayı bırakarak) sizlere hak verir gibi görünmüştüm. Dahası, dönüşümüzde verdiğimiz demeçte olayların bütün sorumluluğunu tümüyle üstümüze almak gibi gerçekten uygarca bir yüreklilik de göstermiştim. İlk görüşmelerde yanımızda bulunan kişilerden birinin sonradan belli olan durumu, çekingen davranmakta haklı olduğumu da ortaya koymuştur. Ama hiçbir zaman, hiçbir kimsenin beni aldattığını söylemedim. Beni yanınıza dek götüren uzlaşma düşüncesinden şaşmadım. Bakanlar Kurulu ile yaptığım görüşmeler ve kendilerine verdiğim andırı bunu tanıtlar. Buyurduğunuz gibi aymazlığımı söylemek şöyle dursun, şimdiki gibi siyasal olayları kılı kırk yararcasına değerlendirmiş olduğumu görmekle kendime, düşünce ve görüşlerime güvenim artmıştır. Bugünlerde görev almaklığımızın yararlı olup olmadığını söylemek bana düşmez. Yalnız, bunda oraca, ne gibi sakınca görüldüğü açıklanırsa, çok sevinirim. Bura hükümeti, hukuksal durumu ve ilgili devletler elçilerinin burada bulunması dolayısıyla, hiçe sayılamaz ve sayılmamalıdır. Ancak, şimdiki hükümet üyelerinin büyük bir çoğunluğu, bugünle ve gelecekle ilgili hiçbir kişisel amaç gütmüyorlar; düşünceleri ve dilekleri ancak yurdun esenliğidir. Bundan dolayı, akla yatkın ve uygun bir yolda Ankara’daki devlet adamlarıyla iş ve görüş birliği yapmayı yürekten dilemektedirler. İçten gelen bu dilek sizlerce de iyi karşılanırsa yararlı işler ve yardımlar yapabilirler. Bu dilekleri kabul olunmazsa anlaşmazlıktan doğabilecek yanılgıların manevi sorumluluğundan kendilerini aklamış sayacaklarını bilginize sunarım efendim.

Ahmet İzzet Bu telyazısının altına kurşunkalemiyle şu satırları yazmıştım:

Uygun bir zamanda gereği yapılmak üzere ilgili belgeler arasında saklanması, Bakanlar Kurulu kararı gereğidir. -Mustafa Kemal

AHMET İZZET PAŞA TÜRK MİLLETİNE HİZMET ETMEYİ VAHDETTİN’E KUL OLMAKTAN ÜSTÜN GÖREMEDİ

Baylar, Ahmet İzzet Paşa, ekmeğiyle yetiştiği Türk ulusunun içinde kalarak ona en acı ve kara günlerinde hizmet etmeyi, Vahdettin’in hizmetinde olmaktan üstün görememişti. Dürrîzade Esseyyit Abdullah’ın fetva’sına bağlı kalıp, padişahın buyruğu dışına çıkmakla suçlanmaktan ve dinsel cezalara çarpılmaktan çekindi. Ahmet İzzet Paşa’nın daha başka marifetleri de olmuştur. Onlardan da bilgi vereyim.

Türk ulusunun büyük kuvvetleri eline verilmiş kişilere de, bütün savaşlar süresince ve ulusun maddi ve manevi kuvvetlerini düşman karşısına toplamaya çalıştığımız günlerde, umutsuzluk ve gevşeklik verecek karamsarlıklarını özel mektuplarıyla ulaştırıp duruyordu. Benim: “Düşman ordusunu yeneceğiz; yurdu, kesinlikle kurtaracağız.” sözlerimi alaya alarak ve İkinci İnönü’den sonra yine doğuya, Sakarya’ya dek yürümekte olan Yunan ordusunun ilerlemesini gözdağı için öne sürerek bize akıl ve anlayış dersi vermekten geri kalmıyordu.

Baylar, ne tuhaftır ki, kendisini dev aynasında gören bu beynin, tutumumdan yıkım doğacağını bildiren bir mektubu, Sakarya’da düşmanı karşı saldırı ile çekilmek zorunda bıraktığımız gün, görev gereği bana gösterilmişti. Bu mektuba pek şaşmıştık.

Ahmet İzzet Paşa, Yunan ordusunun Sakarya’dan ve en sonunda İzmir körfezinden çekildiğini gördükten ve Lozan Barış Antlaşmasını okuduktan sonra daha önce bana yazmış olduğu 6 Temmuz 1921 günlü telindeki şu cümleyi bir daha mırıldandı mı ola:

“Buyurduğunuz gibi aymazlığımı söylemek şöyle dursun, şimdiki gibi siyasal olayları kılı kırk yararcasına değerlendirmiş olduğumu görmekle kendime, düşünce ve görüşlerime güvenim artmıştır.”

Ben bunun da olabileceğini sanırım!

Baylar, İzzet ve Salih paşalar aylarca Ankara’da oturdular. Ulusal ilkelerimizi benimsemeleri koşuluyla kendilerine ulusal iş ve görev vermeye hazırdık. Yanaşmadılar. Bir kez olsun Millet Meclisi’nin kapısından içeri ayak basmadılar. Ama, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin koyduğu yasalardan elbet bilgileri vardı. Bu yasaların buyruklarını ve Millet Meclisi’nin ve Hükümetinin İstanbul’a karşı belirlenmiş olan tutumunu çok iyi biliyorlardı. Bu yasalara ve bilinen duruma karşın, İstanbul’da yeniden iş başına geçip ulusal varlığın ve girişimlerin değerini ve erkini yok etmek; düşmanların elinde oyuncak olan Vahdettin’in egemenliğini sürdürmek için bütün varlıklarıyla çalışmalarına verilecek gerçek anlamın ne olduğunu ben söylemeyeceğim! Onu, Türk ulusuna ve Türk ulusunun yeni ve gelecek kuşaklarına bırakırım.

AZİZ MİLLETİME TAVSİYEM

Efendiler, sırası gelmişken saygıdeğer ulusuma şunu öğütlerim ki; bağrında yetiştirerek başının üstüne dek çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz mayayı çok iyi incelemeye dikkat etmekten, hiçbir zaman geri kalmasın!

Atatürk’ün Tarihe ve Geleceğe Işık Tutan Ölümsüz Eseri NUTUK Atatürkçü Medya’da


ARKADAŞLARINIZLA PAYLAŞIN!

Admin

Ege'nin İncisi,güzel kentimiz İzmir'de doğdum,büyüdüm ve tahsilimide burda tamamladım.. Kariyer olarak birkaç uzmanlık alanına sahibim..yaşamım boyunca bilgi edinmek,araştırmak,öğrenmek,öğrendiklerimi yaşantıma adapte etmeye çalışırken çevremede yansıtmaya çalışmak..edinimlerimi ve yaşamım boyunca oluşturduğum yapıtlarımı,elimden geldiğince paylaşmak,çevreme her konuda faydalı olmaya çalışmak,benim hayat misyonum sevgili Star-imzacılar.. Hobilerim; teknoloji ve bilim,sanat,siyaset,kültür,müzik,edebiyat,coğrafya, dekorasyon,tasarım,moda,sağlık,seyahat,Türk ve Dünya Mutfağı..tüm bu alanlarda kitaplar ve dergiler okumak,yeni vejeteryan tarifleri araştırıp denemek,seyahat ve fotoğrafçılık,web surfing,online araştırmalar,,edebi sanatlarla ilgilenmek,blog yazıları,handmade özel tasarım hediyelik ve elişleri,geridönüşüm ve ileri dönüşüm handmade,yaratıcı ev dekorasyonları, doğada yürüyüş ve müzik dinlemek severek ilgilendiğim hobilerim:) Sevgili Star-İmzacılar..umarım ve dilerim ki,platformumuzda da,sizlerle hergün güzel,değişik,faydalı,eğlenceli paylaşımlar yaparak,birbirimizin yaşamına olumlu katkılarda bulunabiliriz.. Hepinize sağlıklı,huzurlu,umutlu,mutlu ve kalbinizce günler diliyorum.. tebessümler yüreğinizden ve yüzünüzden hiç eksik olmasın..hergün kendinize bir iyilik yapıp,gülümseyerek güne başlamayı ve yaşamın bizlere en değerli armağan olduğunu unutmayın sakın..Gönül dolusu sevgi,saygı ve selamlar hepinize,Asil Yürekli Star-İmzacılarım..🙏⭐💖👭🎩🚩♾:🚩🎩